YAĞMURA ZEYL ____ Nurullah GENÇ

Yağmur’u ve şâiri Nurullah Genç’i yâd ederek …

Vâredenin adıyla insanlığa inen Nûr’dan bir bâd-ı sabâ dokundu gönül iklimime… Bir “Yağmur” indi kalbimin semavî tepelerine…

 

Nûr’dan ve Yağmur’dan sonra, damlalara dokunan bir kalem olsaydım dünya sayfasında… İçimden geçen can ipliğinin karasıyla yazsaydım bu ilâhî aşkı… Bir yağmur damlası mürekkebim olsa ve ben yağmur yağmur dolaşsaydım âlemin mavi sayfalarında…

 

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım. Bir dürr-i yektâ bulsaydım kalbimin sâdefinde… Nisan yağmuru gibi düşseydin içime ve ben acıyla pişerek nâil olsaydım bu inci güzelliğine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Taştan kalbime ince ince yağmurlarla, inci inci nûrlarla düşseydin âhh… Bir taş da ben olsaydım.

 

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım. Dolaşsaydım bir muhacir gibi kutlu yolunun içime uzanan çöllerinde… Güllerinde akan terlerinde bir göl serâbı görseydim ve bir bülbül gibi başında bitseydim. İçseydim kana kana Yağmur… Çöllerde yorgun düşen kanadımla, çırpa çırpa kanattığım kanadımla, damlalarına eğilsem ve kana kana içseydim Yağmur… Bir kuş da ben olsaydım.

 

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım. Renk renk, desen desen… Senin dokunmanla çiçek açar kumaşım; bahar gelir fakîr hırkama, âhh bir gülümsesen… Sen yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Damla damla insen gönül kumaşıma ve gül motifleri işlesen nakış nakış, gül kokulu parmaklarınla… Bir nakış da ben olsaydım.

 

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım. Asr-ı Saâdet’in muhabbeti belirirdi nazarımda. Yağmur… Yâr ve nûrsun… Asırlık arzumsun…  Nokta nokta, göz göz dökülseydin kalbimin sahrâlarına… Gözlerime doğan nûrla Hira dağında bulsaydım izini… Bunca intizârdan sonra nazarınla dirilseydi gözlerim… Bir bakış da ben olsaydım.

 

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım. Yağmur… Bir ip gibi ince ince yağsaydın ve dolansaydın nefsimin boğazına… İpe çekilen Hallac gibi, derisi yüzülen Nesimî gibi can versem; kayalar altında un ufak Bilâl-i  Habeşî gibi kan dökseydim. Aksaydın kan gibi kalbimin pınarından. Damla damla dökülseydi güllerden süzülüp inen terin. Solmuş bir çiçek gibi önüne düşseydi bu garîp başım… Bir baş da ben olsaydım. 

 

Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım. Damla damla dökülseydim bir çift gözün nübüvvet mührünü gören güzelliğinden. Müjdelerle dolaşsaydım Busra’nın sokaklarında… Fakîr bir dilenci gibi sokaklara düşseydim ve zengin etseydim gönlümü, sırtında parlayan nûr ile… Karûn’a meydan okusaydım bu manevî zenginlikle… Uzansaydı ellerim gökyüzünün kalbine… Sana eşlik eden bulutun ellerinden öpseydim. Sen nûr nûr inerken yeryüzünün kara bahtına, ben bir bulutun önünde diz çöküp yaş dökseydim. Bir yaş da ben olsaydım.

 

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım. Senin dokunmanla renklenir aşk kumaşım. Senin okşamanla gül-i rânâya benzer muhabbet kuşağım… Üzerinde taşıdığın Hırkâ-i Saâdet’te bir düğüm, Hacerü’l Esved taşıyan kumaşta bir desen olsaydım. Düğüm düğüm, desen desen… Muhabbet kumaşım gülizâra döner, sen bir “gül” desen… Ellerin değse bu kirli, bu günâhkâr libâsa… Yağmur yağsa aşk esvâbıma… Bir parça kumaş da ben olsaydım.

 

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım. Peygamber çiçekleri gülümserdi gözümde… Dâvûdî bir sesle açılırdı çiçeğim, kat kat ve çöllere inat bir gül muştusu gelirdi seher yeliyle… Yâr eliyle, yâr diliyle gecelerce büyüyen bir düş olsaydım. Yûsuf’tan gelen uhrevî bir rüyâ gibi; ay ve yıldız gibi, güneş gibi seyretseydim seni leyl ü nehâr… Rüyâların gölgesinden kopup hakîkî varlığına bir perde aralasaydım ey yâr… Bir düş de ben olsaydım.

 

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım. Saâdet asrının tablosu renk renk belirseydi gönlümün tuvalinde… Yüzyıllar boyu yüreğimde taşıdığım ismini, cisminle bütünleştirseydim. Güzelleştirseydim gözümü gözlerinin nûruyla… Nârıyla yaksaydı gözlerin gözlerimi… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Bayram etseydi gözbebeğim, âlemin gözbebeğini seyrederken… Görseydim gül yüzünü… Bir görmüş de ben olsaydım.

 

Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım. Aşkınla kızarırdı çölde açan gül yaprakları… Toprakları aşkın yakardı. Bir mum gibi hani… Erir, yanar ve yakardın. Ben pervanevî aşkımla sana visâl eyleyen bir garîp fedâî olsaydım. Sana var/makla şâd olsaydı servine uzanan ırmaklarım… Parmaklarım gülüne dokunarak dilşâd olsaydı. Vuslatını sunsaydın bana ey Yağmur, billur visâlini… Bir gülmüş de ben olsaydım.

 

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım. Belki yeniden dönerdi bahtımın kara çarkı… Belki yeniden aşk makamına dönerdi hicrân kokan bu şarkı… Farkı anlardı belki, kendini de inkâr eden yalancı… Sancılarım biter, sâdefimden yâr incisi çıkardı. Sana doğru aksaydım ey Yağmur, yolundan giden damlalara tutunup… Kendimi de unutup kervanlara karışsaydım. Muhacir ve ensâr gibi, sana hicret eden bir bülbül ve seni bekleyen bir gül olsaydım. Çöllerin ortasında bir yeşil bahçe, seninle can bulan Mekke ve Medine olsaydım. Er ya da geç sana inanan ve senin vuslatınla yanan bir kabileyi kalbimde taşısaydım. Bir Kureyş de ben olsaydım.

 

Damar damar seninle hep seninle dolsaydım. Bulsaydım, damarımda, kanımda, canımda nûrunun zerresini… İçimde akan ırmaklarda yıkasaydım günâhkâr ruhumun siyahî ellerini… Yağmur… Sağanak sağanak aksaydın gönlümün göklerine, bereketinle, rahmetinle, muhabbetinle…. Hasretinle kavrulan yüreğim sırılsıklam olsaydı. Sen yağsaydın Elif Elif göğsümün yâresine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen yağsaydın gönlüme… Hep seninle dolsaydım.

 

Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım. Senin aşkınla duran ve dönen güneşten yayılan, şehâdet parmağınla ikiye ayırdığın aydan yansıyan bir ışık hüzmesi gibi parlasaydım cihad kokan kılıcının ucunda… Kılıcının kabzasında bir dirhem gümüş gibi yakın dursaydım ve öpseydim hakk kokan ellerinden… Sen olmasaydın, ben de olmasaydım. Ben ki aşkına tutunarak yaşayan alak… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen ki Yağmur, baştan sona aşk… “Levlâke levlâk” “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın…”

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ”